Şostakoviç De Diktatör Stalin’in Zulmüne Uğramıştı

Nis 01

Konserlerde ne zaman Şostakoviç çalınsa içime bir hüzün çöker.

Sovyet diktatör Stalin’in ona ne açılar çektirdiğini düşünürüm.

Nedenini biraz ayrıntılı anlatmam gerek.

Şostakoviç’in 2 Numaralı Mi minör Piyano Üçlüsü…

Tek kelimeyle harika bir bestedir.

Sanatçı bu yapıtını 1944 yılında besteledi ve aynı yıl aniden ölen çok yakın arkadaşı, sanat ve bilim adamı, Leningrad Konservatuarı Profesörü, Leningrad Filarmoni’nin Sanat Yönetmeni Sollertinski’ye atadı.

Özellikle Üçlü’nün 3. bölümü Sollertinski için yazılmış bir ağıttır ve büyük bir hüzün içerir. Bu hüznün derinlerinde Şostakoviç’in Stalin döneminde çektiği çilelerin ruhuna yerleştiği acılar vardır.

Ayrıca bu uzun bestenin tamamı etkileyicidir ve yer yer çarpıcı melodilerden oluşur. Yapıtı çalmak son derece zordur ve ustalık ister.

Şostakoviç büyük bir besteciydi ve ölümsüz yapıtlara imza attı.

Ama bu büyük sanatçı bile diktatör Stalin’in hışmına uğramaktan kurtulamadı.

Sovyetlerin o kapkaranlık döneminde akıl almayacak kadar ağır çileler çekti.

*

1906’da Petersburg’da doğan Şostakoviç 6 yaşında piyanoya başladı. 13 yaşına geldiğinde üstün yeteneği saptandı ve ünlü Petrodgrad Konservatuarı’na kabul edildi.

Her şey yolunda giderken 16 yaşına geldiğinde babasını yitirdi.

Aile bir anda büyük bir sıkıntı içine düştü.

Parasızlık o boyuta ulaştı ki, aile Şostakoviç’in piyanosunu satmak zorunda kaldı.

Genç Şostakoviç, bir sinemada iş buldu ve orada piyano çalmaya başladı.

Bu iş, hem para kazanmasını, hem de doğaçlama yeteneğinin gelişmesini sağladı.

1925 yılında konservatuardan mezun olmak için bestelediği 1. Senfoni’si hem Sovyetlerde hem de dünyada büyük ses getirdi.

Bu yapıt genç sanatçının dehasının müzik dünyasında fark edilmesine neden oldu.

Üst üste besteler yapan sanatçının ünü giderek büyüdü.

İnsanlar onun adını bir daha unutmayacak şekilde öğreniyorlardı.

*

1924 yılında Sovyet lider Lenin öldü, yerine Stalin geçti.

Acımasız bir diktatör olan Stalin, Sovyetlerdeki yaşamı cehenneme çevirdi.

Hiç kuşkusuz Şostakoviç de bundan payına düşeni alacaktı. Nitekim de öyle oldu ve Stalin 1928’den sonra kültüre ve sanata da müdahale etmeye başladı.

Her geçen gün ünü dünyaya yayılan Şostakoviç, 1934 yılında ünlü operası Lady Macbeth’i besteledi.

Opera büyük bir beğeni kazandı.

1936’da büyük yankılar uyandıran operayı Stalin de izledi.

İki gün sonra Pravda’da zehir zemberek bir yazı çıktı.

Yazının başlığı şöyleydi: “Müzik Yerine Kaos, Müzik Yerine Çamur”

Yazarı olmayan makalede şu bitirici bölümler yer aldı:

“Aklımızda kalan bir melodi bile yok. Amorf tınlamalar, Rus değer yargılarına aykırı zedeleyici bir opera…”

Yazı şöyle son buluyordu:

“Eğer Bay Şostakoviç bu yolda Batı’nın kokuşmuş, biçimsel özellikleri doğrultusunda çalışmaya devam edecekse, başına çok tehlikeli işler gelebilir.”

Bu ağır suçlamalar Şostakoviç için ölüm demekti.

Kısa süre içinde başına çok büyük belalar sarıldı.

Sanatçı büyük sıkıntılar, acılar içine sürüklendi.

Yakınları ve arkadaşlarından tutuklanıp öldürülenler oldu.

Şostakoviç bu cehennemden kurtulabilmek için 1937’de 5. Senfoni’sini besteledi.

Bu yapıtı Stalin tarafından çok beğenildi ve yönetim onu affetti.

Cehennem hayatı yaşamaktan kurtulan Şostakoviç’in normal bir yaşama ve huzura kavuştuktan sonra yaratıcılığı kat be kat arttı ve büyük sanatçı müzik alemine ölümsüz yapıtlarını armağan etti.

***

Gelelim Türkiye’ye…

Anımsayacaksınız, Yunus Emre’nin dizelerinden oluşan bir tweet’i retweetleyen Fazıl Say’a görevli savcılar “Toplumun kutsal değerlerine hakaret ediyor” gerekçesiyle dava açtılar.

Oysa Ömer Hayyam’dan alıntılar yapılan tweet’i yazan Fazıl Say değildi. O sadece bu tweet’i retweet ederek kendi izleyicilerine ulaştırmıştı.

Mahkeme savcının hazırladığı iddianameyi kabul etti ve Fazıl Say’ı yargılamaya başladı.

Savcı hapis cezası istiyordu. Bu haber Fazıl Say’ın dünyadaki milyonlarca hayranını isyan ettirdi.

Batı basını olaya büyüttü. Yapılan yorumlar “Türkiye çağımızın Mozart’ını yoksa hapse mi atacak” yolundaydı.

Dünya buna inanamıyordu.

Neyse bütün gayretlere rağmen Fazıl Say hapse girmekten, Türkiye de dünyaya rezil olmaktan kurtuldu.

Ama Fazıl Say’ın çilesi sona ermedi. İnanılmaz engellerle karşılaştı.

Devlet orkestralarının ona eşlik etmesi engellendi.

Başlattığı ve uluslararası bir düzeye getirdiği Antalya Piyano Festivali’ni bırakmak zorunda kaldı.

Bestelerinin devlet orkestralarının repertuarlarına alınması yasaklandı, devlete ait kurumların salonları ona kapatıldı.

Ve daha pek çok engelleme yapıldı.

*

Çok geçmeden ikinci bir dava açıldı.

Komik bir dava… Fazıl Say’ın hiç tanımadığı ne iş yaptığı belli olmayan, karışık bir kişiliğe sahip Ali Emre Bukağılı adlı bir kişi kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle sanatçıdan davacı oldu.

Savcı bu başvuruyu kabul etti ve dava açıldı.

Davanın ve iddiaların ciddiye alınacak tarafı olmamasına rağmen Fazıl Say’ın yargılanması başladı.

Anadolu Adliyesi’nde 58. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya hakkında zorla getirme kararı olan Fazıl Say, müşteki Ali Emre Bukağılı ve taraf avukatları katıldı.

Duruşmada kimlik tespiti yapılan Say, suçlamayı kabul etmediğini, söz konusu tweeti kendisinin gönderdiğini belirterek yazılı savunma sundu. Say’ın duruşmada okunan 2 sayfalık yazılı savunmasında suça konu tweetlerinde hakaret ifadesi ve kastı olmadığını belirterek şöyle dendi:

“Şikayete konu ifadelerde müştekinin adı dahi geçmemektedir. Kendisiyle şahsi bir husumetim bulunmamaktadır. Sosyal medya hesaplarımı takip ederek her fırsatta şahsımı şikayet etmektedir. Fazıl Say isminin marka değerini kullanarak basın yayın araçları ile kendisini göstermeye çalışmaktadır.”

Sosyal medya ve basın yayın araçlarında kendisine saldıranların olduğunu belirten Say “Dünya görüşüm ve fikirlerim nedeniyle çok ağır hakaret ve küfürlere maruz kalmaktayım. Saldırılara rağmen hiçbir ifademde kişileri hedef almadığım gibi adli yollara başvurmayı tercih etmem. Eleştirilerim ve sitemlerim tamamen yaşanan olaylara ilişkindir. Bu eleştiri ve sitemlerim benim Anayasa ile güvence altına alınmış ifade özgürlüğüm kapsamındadır” dedi.

İstanbul 19. Asliye Ceza Mahkemesi’nde de yargılandığını anımsatan Say, “Davaya katılanlar ve vekilleri ‘otistik’ olduğumu iddia etmek suretiyle şahsıma hakaret etmiştir. Görüşlerim ve muhalif kişiliğim nedeniyle birçok hukuksuz uygulamaya da halen maruz kalmaktayım. İfadelerim de bu yargılama sürecinde uğramış olduğum haksızlıklara yönelik bir serzeniş ve eleştiriden ibarettir. Dolayısıyla hiçbir paylaşımım müşteki veya bir başkasını şahsen hedef almış değildir. İfadelerim tamamen genel ifadelerle yaşananlara ilişkin eleştirilerimden ibarettir” diye konuştu.

Müşteki Ali Emre Bukağılı ise tweetler ile kendisine hakaret edildiğini söyledi.

Mahkeme yargıcı, Say’ın duruşmalardan vareste tutulmasına karar vererek taraf avukatlarına beyanlarını sunmaları için süre verdi, duruşma ertelendi.

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Fazıl Say’ın 2014 yılı Nisan ayında twitter üzerinden Ali Emre Bukağılı’ya yönelik hakaret içeren paylaşımlar yaptığını bu nedenle hakkında hakaret suçundan 3,5 aydan 2 yıl 4 aya kadar hapis cezası verilmesini talep etmişti.

Dava devam edecek.

***

Ünlü bestekar Şostakoviç’in çektiği çileleri özetlemeye çalıştım.

Yazının bon bölümünde de dünyaca ünlü bestekar, piyano virtüözü’ne Fazıl Say’a yapılanları özetledim.

Fazıl Say’a daha çok eziyetler yapılacağını biliyorum.

Şostakoviç Sovyet Rusya’da bir diktatörlükte çekti bu çileleri.

İşin dramatik yanı, Fazıl Say’ın benzer çileleri demokratik bir hukuk devleti olduğu iddia edilen Türkiye’de çekiyor.

Bilgiyi Paylaş

Yorum Yazınız